Showing posts with label Haz. Show all posts
Showing posts with label Haz. Show all posts

Iki Kucuk Kadin....

Erimekteyim.....

Su olup akmaktayim oylece....

Basimin agrisini, gozlerimdeki yangini anlatamam.

Buna ragmen Heba'ya soz verdigim icin disardaydim bugun.

Iki bucuga kadar alisveris yaptik, surundugumu ona belli etmemeye calisarak cogunlukla tabii..

Ben oyle sevmem insanlari disari ciktiklarina pisman etmeyi.

Gunu bozmayi, planlari felc etmeyi.

Kizcagiz hissetmesin diye burnumu gizli gizli sildim ondan !

Ne zaman arkasini donse, ne zaman uzaklassa,

Ben sessizce elimdeki mendile gomulmekteydim oysa!

Ahhh...ne yapmali bilmem ki bu mikrobu eve getiren Coca'yi.

O ayilip bayilirken pek yardimci olamamanin ezikligi ile rahatca izlemistim onu oysa.


Ne bileyim siranin bana da gelecegini !

Heba beni eve biraktiktan sonra Askim Naz'i karsiladim once.

Birlikte birseyler atistirdiktan sonra dayanamadim uyudum o odevlerini bitirmeye calisirken.

Aslinda yavrum emek verirken uyumak, yapmayi hic sevmedigim birsey.

Ben calisirken annem bazen uyukladiginda icimi garip bir huzun kaplardi ogrenciyken.

Bir an once eve babamin veya agbeylerimden birinin gelmesini dilerdim erkenden.

Ya da cat kapi bir misafirin...


O yuzden hep aktif olmaya calisiyorum o calisirken,

Tipki benim o yillarda arzu ettigim gibi,


Pitir pitir is yapiyorum cevresinde onu rahatsiz etmemeye calisarak.

Eger her is bitmisse kurabiye veya kek olayina girisiyorum ki,

Evde onunla ilgilenen bir annenin varligi ve firindan gelen sicacik kokularin esliginde,

Dalsin gitsin yaptigi seye...

Cogunlukla da oyle oluyor zaten,


Bakiyorum huzurla derslerine gomuluyor......

Ama bugun oyle olmadi iste.


Yigildim kaldim koltuga.

Uyandigimda evde hic sevmedigim bir sessizlik icinde,

Disardaki karanlik esliginde,


Kitabini okuyordu Cicek...

Nasil bir guclenme istegi ile yerimden firladim anlatamam.

Dogru mutfaga kosup o suursuzlukla bugun aldigim kivilere saldirdim.

Hic bes tane birden yenir mi !


Yedim iste.

Sanirim vucut hakikaten ne istedigini caktirmadan bize dikte ediyor inceden inceye.


O kadar kivici olmadigim halde,

Bugun neredeyse aserdim kocaman kivi paketini gorunce.

Uykudan sonra oyle iyi geldi ki onca C vitamini....

Kizima da kestim iki tane kasikla dondurma gibi yesin diye, basladim evi toplamaya o gucle.

Biliyorum bu aksam yalniziz kizimla.

Baba gec gelecek isten.

Ne yapsam da usluca oturup derslerini bitirmis,

Ustelik toparlanmami sessizce beklemis kucucuk yuregi mutlu etsem diye dusunurken.

En iyi seyin anne-kiz sinema aksami oldugu geldi aklima birden.

Aldik ellerimizi caylarimizi,

Ben limonlusunu o cocuk cayini tabii, basladik ilk sectimiz filmi izlemeye.

Isiklar kapali, sadece televizyonun parlak isigi esliginde once "Kucuk Kadinlar" Sonra da "Juno" yu izledik.

Susan Sarandon'un anne rolunu oynadigi 1994 yapimi film, Kucuk Kadinlar muthisti.

Film'deki tum oyuncular bir bir unlenmisler sanirim bu filmenden sonra.

Kim yoktu ki, basta Winona Ryder olmak uzere sevdigim butun genc oyuncular....

Hepsi muhtesem bir performans sergilediler.

Fimi izlerken kendi kucuk kadinimla basbasa bu filmi seyretmenin mutlulugunu yasadim.

Cok hos bir duygu anne- kiz olmak.

Kimin kiz, kimin anne oldugunun ayirt edilemeyecegi sekilde yogun duygularin paylasilacagi yillari simdiden iple cekiyorum hakikaten.

Ikinci film su herkesin uzerinde uzun uzun konustugu,

Onalti yasinda bir kiz cocugunun hamile kalmasi ile ilgili film "Juno" ydu.

Biraz dusundum once, Askim'la bu film seyredilir mi,

O kadar buyudu mu diye.


Sonra gordum ki cok seyretmek istiyor, artik sevkini kirmadim.

Daha duyar duymaz konusunu, c
ok etkilenmisti cunku.

Televizyondaki reklamlarinda gormus filmi, gitmek istemisti.

Film boyunca da ilgiyle sorular sordu o yuzden, bilmek ogrenmek istedi.

Anladim ki bizim cocuk zannettigimiz beyinler cok cabuk buyuyor bugunlerde.

Bos birakmamak gerek bu ilgiyi; ogrenmelerine , gorup degerlendirmelerine yardimci olmak gerek.

Ikimiz de film boyunca kizlarinin onalti yasinda hamile oldugunu ogrenen uvey annesinin ve babasinin nasil buyuk bir olgunlukla konuya yaklastiklarini gorup mutlu olduk.

Yargilamadan, azarlamadan sadece ve sadece yardimci oldular.

Cok medeniydi bu davranis sekli ve eminim ozunde cok tutucu olan Amerikan toplumu gibi,

Diger tutucu toplumlarda da buyuk bir ilgiyle izlenmesinin baslica sebebi buydu.


Film boyunca cocuklarin yanlis yaptiklarina dair tek bir elestiri yoktu.

Sadece ve sadece ilgi ve destek vardi.


Olan degil olmasi gereken resmedilmisti ve sanirim tum anne ve babalara iyi bir ornekti.

Ikimizi de en cok etkileyen bir diger sey;


Uvey annenin, Juno hakkinda konusurken "My kid...." (Cocugum) seklindeki ifadesiydi ki,

Dikkat ettim ikimizi de cok ama cok mutlu etti o icten sahiplenme.

Donup bana "Cocugum dedi duydun degil mi?" dedi.

Duydum dedim ayni kelimeyle ilgilenmesine sasirarak.

Demek ki bu da olani degil olmasi gerekeni yansitan baska birseydi.

Kucucuk beyinler daha masallarda uvey annelerin kotulugune sartlanmislardi ne de olsa hic hissettirilmeden....

Su an bu satirlari yazarken o disini fircaladi, pijamasini giydi ve yanimdaki koltukta uyuyor.


Baba eve gelmeden yatagina gitmek istemedi cunku.

Bense gecenin sessizliginde,


Nefes alisverisini inceden inceye duydugum kizimin uykusu esliginde,

Azicik da olsa dinmis basagrimin rahatligiyla,

Sessizce Cocam'i bekliyorum.

Disarda hala Agustos bocekleri gecenin sessizligini bolerken,

Icerde burnunu iki saniye icinde bes kere ceken ben, nedense sonsuz bir huzur ve sukran icindeyim.

Herseye...herkese... oylesine icten.....

Hasta olmanin da en cok bu halini seviyorum zaten ;

Hazir tum duyular tatile cikmisken, en kucuk kardes " Sersemlik " in icerde gonlunce top kosturma hali !


Mamma Mia !

Hicbir sey.....

Ama hicbir sey sanki,

Beni su an kocaman bir papatya demetinden

daha

fazla

mutlu edemez !

Ahh...

Ne cok ozledim onlarin bulunduklari ortama yaydiklari,

safligi... temizligi... huzuru...

neseyi... sirinligi... mutlulugu....

En onemlisi, beyaz sarhoslugunu....

Yok, buralarda yok papatya demetleri.

O yuzdendir ki,

Gelecek bahari dusler oldum bu resmi gorunce internetde,

Kosup kendime Sakarya'dan papatyalar alacagim ilk is.

Hazir Kizilay'a inmisken citir citir simitsiz de olmaz tabii...

Yanina cay, biraz peynir ve okunacak onca guzel kitap derken...

Al sana en basitinden kocaman bir demet mutluluk....


Kitap demisken,

Onca isin gucun arasinda yine kitapsiz olmadi tabii.

Onceleri elimde, daha once bahsettigim yazar Ken Follett'in "World Without End" kitabi vardi, "Pillars of the Earth" niyetine.

Oylesine kalin ve ihtisamliydi ki,

Odadan odaya tasimak icin bir adam tutmam gerekiyordu !

Bir yaz kitabi degildi yani...

O gunlerde yapilan bir kitapci ziyaretinde epeydir,

"Okusam mi acaba? Neredeyse baskan olacak yahu !!!" diye kapagini oksadigim Obama'nin otobiyografik kitabi ile karsilasinca,

Tartismasiz bu yeni kitap yerini aldi hemen o kulcenin.

Gelecek cetin Ankara kislarina postaladim oburunu hemen.

Obama'nin cok samimi bir dille kaleme aldigi calismasi,

Aslinda yeni degil.

Harvard Hukuk ogrencisiyken, baskan secilmesi ardindan,

Secilen ilk siyahi baskan olmasi dolayisi ile birkac editorden gelen teklif uzerine kaleme alinmis.

Onceleri daha akademik seyler yazmayi planlarken,

Sonralari kendi hayat hikayesinin,

Editorler tarafindan yorumlamasi istenilen tum sorulara daha iyi bir cevap olacagini dusunup, baslamis kendi hikayesini derleyip toparlamaya...

Daha once Time dergisinde okudugum kisa yasam gecmisi cok ilgincti zaten.

O zaman da gormusdum ki; annesinin ilk once Kenya'li biriyle(babasi) daha sonra bir Endonezya'li ile(kiz kardesinin babasi) yaptigi evlilik, donemin sartlarina gore son derece radikal kararlardi.

Tum insanlara ve kulturlere bu kadar acik olabilmeyi basarmis bir kadini, oglundan daha cok merak etmistim dogrusu.

Haksiz da sayilmazmisim, ozel bir insan oldugunu Obama da dile getiriyor ve

"Annem tanidigim en spirituel insandi, onu cok ozluyorum" diyor....

Kitap bir suru ilginc ayrinti ve son derece icten yapilmis tespitlerle surup giderken,

Bir gece evimize BABAMIZ, ulu onderimiz ( kendisi her ayrintiyi dusunmesi ve herkesin usendigi seyleri, hic usenmeden gerceklestirmesi ile unludur yuvamizda),

Malum Turkiye'ye donuyoruz ya,

Amazon'dan siparis ettigi, ilkokul 3 & 4 Turkce ve Matematik kitaplari ve Elif Safak'in Siyah Sut kitabi ile cikti geldi elinde.

Ilki bize eziyet, ikincisi bana bir demet cicek niyetine !

Eziyet ki, ne eziyet;

Zaten tatil matil dinlemeden habire biz anne-kiza Ingilizce odevler verip duruyordu her sabah ise gitmeden,

Al basina bir de genis kapsamli Turkce ugrasisi.

Zaten bizim kiz "Making friends" kabilinden "Anne bak ben bugun bir arkadas yaptim ! " diyebilecek parlak bir Turkce'ye sahip, ne gerek var degil mi canim daha fazlasina !

Tabii ben hemen atladim isin bana sunulan cicek kismina,

Siyah Sut'e yani,

Bir de ne goreyim,

Benim usenmeden, yorulmadan yillardir icimde besleyip buyuttugum kahramanlarim,

Dolusmuslar kitabin icine!

Baska baska isimler takinmislar ama olsun, ben tanidim onlari hemen!

Bunca yil sadece benim basimin etini yediler zannederken, baktim dadanmadiklari kadin kalmamis.

En sonunda oturup biri bunlari yazmis da sagolsun, iplikleri cok sukur pazara cikmis !

Aslinda Lord Poton'u anlatmak icin yola cikilan hikaye biraz fazla kucuk kadinlari dillendirmis sanirim ama; her guzelin bir kusuru oldugu gibi, her yazarin da bir takintisi olmasi kacinilmaz.

Amac neydi soyle inceden inceye bilgilendirmek, genis genis gulumsetmek degil mi?

Inaniyorum ki, " Siyah Sut" bunu basarmis; okunmaya, pembis ya da mavis kagitlara sarilip yeni lohusalara goturulmeye deger bir kitap olmus !

Haa...ben ne diyordum,

Basligi Mamma Mia atmisdim degil mi,


Gittik, sonunda ortak bir saat yakalayabilip Beth'le kizlarimizi da alip actik perdesini bu guzel filmin.

O guzelim Yunan cografyasi, (ki bana tamamen ulkemi hatirlatip ic gecirtmisdir gurbet ellerde)

O muhtesem ABBA sarkilari,

Bir de Meryl Streep olunca cok keyiflendik.

Gerci Pierce Brosnan'in hakkini da vermek lazim simdi.

Oyunculugu kotu olmasa da, maalesef sarki soylemek zorunda kalmis olmasi, sinemadaki tum seyircileri az gulmekden kirip gecirmedi.

Tanrim bir benim zannediyordum sarki soylerken aci ceken, cok sukur O da varmis !

Film boyunca az da duygulanmadik dogrusu.

Annenin, kizini dugun torenine hazirladigi sahnede hani kucagina almis, ayagina oje surerken, salya sumuk agladik Beth'le.

Askim Naz ve Talia bizle cok dalga gectiler!

Film cikisi kizlarin dugununde birbirimizi ziyaret etme karari aldik hemen.

Umarim omurboyu kopmazlar.

Birbirlerini cok seviyorlar ve her firsatda birbirlerinde yatiya kaliyorlar.

Bahsetmisdim "Sleepover" meselesi.

Asagidaki resimde gectigimiz cuma bizde gecen gecelerinden.

Butun gece ojeler suruldu, seyrettikleri filmin de etkisiyle ABBA sarkilari dinlendi.

Gercekten guzel sarkilarmis degil mi.......

Cok mu uzattim !

Demistim her guzelin bir kusuru, her yazarin ve yazinin dagilmis saclari olur diye....




YOU ROCK GIRLS !!!





Honey Honey - ABBA

Georgetown'un Kirmizi Kapilari ya da Ilk Gunden "Sex and City"

Ahh su kirmizi kapilar!

Kimbilir arkalarinda ne surprizler saklar !

"Sex and the City" i Georgetown'da izledim ilk gununden !

Guzel bir hava, birbirinden guzel evler, bekledigim bir filmi gormek cok ama cok mutlu etti....

Fotograf makinesi elimden, " Low low low low....." dilimden dusmedi....

Washington seni ozleyecegim galiba !












Low - Flo-Rida Ft. T-Pain

We are one !



Iki bambaska hikaye gibi gorunse de,

Bu filmleri dusunen, ortaya cikaran ekipler birbirinden tamamen farkli olsa da,

Anlatilanlarin birbirini tamamlayiciligi acisindan, sanki birbiri icin yapilmis iki calisma gibiydiler.

Butun cumartesi, bir baska yazi konusu olacak "Cherry Blossom Festival" cercevesinde Washington DC'de ucurtma ucurulup,

Bir araba dolusu dayak yemiscesine, ruzgar tarafindan dovulup eve gelince;

Ilk isimiz tabii ki ayaklarimizi uzatip film seyretmek oldu.

Bir de Jodie Foster oynuyor ya, deyme keyfimize derken;

Bir baktik ki, film bekledigimiz gibi oyle hayal alemine alip goturmuyor bizi.

Hani bir Hollywood hikayesi, bin sirtina git gidebildigin kadar degil yani.

Eglendirmek icin korkutan da degil,

Dusundurmek icin gerdiren bir his yakaladi sanki bogazimizi.

Degerlerin iyice curudugu,

Baskalarina kotuluk yapabilen insanlarin, neredeyse yasanmaz kildigi bir dunyada, varolmanin zorlugu cok iyi anlatiliyordu.

O kadar iyi anlatiliyordu ki, yataga yatinca bir sure uyuyamadim uzuntuden.

Evlerimize girince kapimizi kilitleyebilmemiz,

Sicacik yataklarimizda sorunsuz uykularimiz,

Disarda bir yerlerde kotulugun kol geziyor olmasini engellemiyor.

Yasamin guzelliklerine, degil gonlunu, gozunu bile acmamis insanlar tarafindan uygulanan,

Anlamsiz bir siddet var disarlarda bir yerlerde.

Ve bunlar karsisinda hepimize dusen sayisiz gorevler !

Igne ucuyla topragi kazmak kadar zayif kalsa da cabalarimiz,

Herbirimiz her zaman iyiyi ve guzeli, her yerde ve her kosulda olusturmak zorundayiz !

Tipki ikinci film-belgesel "Sacred Planet"da anlatildigi gibi;

Cok guzel bir dunyaya degisik formlarda gelmis,

Birbirine "interconnected" bagli,

Milyonlarca ruhuz!

Birimizin olumsuzlugu, curumuslugu, yokolusu digerlerini derinden etkiliyor.

Sadece uyanmamiz (awake!) ve bunu gormemiz gerekiyor.

"Sanki icimi yikadi bu belgesel" dedim hayranlikla ev halkina.

Onlar da benden farkli degildi.

Hepimiz buyulendik sanki izlerken,

Herkes ama herkes izleyebilse keske dedik.

Kucuk bir cocugun anlayabilecegi netlikde anlatilmis,

Birbirinden muhtesem doga olaylari esliginde sunulmus belgeselle,

Butunun bir parcasi oldugumuzu bir kez daha anladik hep birlikte.

Belgeselin sonunda calan Ziggy Marley'in sarkisi baslayinca,

Bir yandan melodiyi mirildandik, bir yandan da,

Birbirimize donup " WE ARE ONE " dedik bilgece.......

Bazilarimiz bir sure sonra simarip, sarkiyi " Pier Oneee" diye de soylediler ama olsun !

The Glass Castle by Jeannette Walls



Yillar once, siddetli bel agrilari yuzunden geceleri uyuyamazken en buyuk zevkim, kuvete sicak su doldurmak ve elime Frank McCourt'u alip, bir bardak sarap esliginde yuzumde kocaman bir gulumsemeyle sayfalar arasinda kaybolmakti.


Sarabin ve sicak suyun etkisiyle yumusayan sinirler McCourt'un kaleme aldigi "Angela's Ashes" (Angela'nin Kulleri) sayesinde tatlilasip neredeyse pamuk sekeri haline gelirdi.

Icerde uyuyan bebegimin ve esimin varligi ve sagliklari, kuvetin icindeki yalnizligimi katlanilir kilar, elimdeki kitabin arkadasligi sayesinde de, halime acimami engellerdi...

Bu tatli keyif saatleri bazen o kadar uzuyordu ki, aclik bastiriyordu bir muddet sonra. O zaman, komik bir telas icerisinde havluya sarinarak mutfaga kosup, hazir paket, sarimsakli kitir ekmek dilimlerini asirip , ses cikarmamaya calisarak yerken, belimi banyonun kalorifer petegine verip biraz olsun suyun disinda rahatlamaya calisirdim.

Ama ne mumkun.....Iki dakika gecer gecmez agri yine siddetlenir, suyun icine yatmam icin bir kumandan edasiyla emrederdi sanki. Iste o zaman, acidan sulanan gozlerimi bir kez daha icinde bulundugum durumun komikligine yumup, tekrak deniz kizi misali gumus rengi kuyrugumu surukleyerek, suya donerdim. Bu siradaki tek ugrasim, elimdeki kitabi islatmamak olurdu. Ne de olsa onun arkadasligi ve yasami komik bir seruvenmis gibi anlatisi sayesinde, agri yine yavas yavas cekilir, yerini pamuklu sekere birakirdi yeniden.

Iste bu yuzden hayati neseli tarafindan yakalayan ve kaleme alan yazarlara daha bir hayran oldum ben. Onlarin kalemindeki iyilestirici guce inandim sanirim o gunlerden baslayarak. (Tabii acilarimdan tamamiyla kurtulmamda, bir cesaret oldugum, bel ameliyatinin onemi tartisilmazdi.)

Gecenlerde, elimdeki bambaska guzel kitaplara ragmen (kismet olursa onlari da en kisa zamanda anlatacagim) , Barnes& Noble kitapcisinda dolasirken oylesine elimi uzattigim "Bestseller" kitap, "The Glass Castle (Camdan Kale) "in yazari Jeannette Walls icin aynen soyle yaziyordu;

"Walls has joined the company of writers such as Mary Karr and Frank McCourt who have been able to transform their sad memories into fine art. "


Heyyy, eger Jeannette Walls, gercekten Frank McCourt gibi acilarini, komik anilara donusturmeyi basardiysa okumaya doyum olmazdi !

Elimde kitap...

Gozlerimin onunde;

Sari paspas ve havlularla dosenmis,

Kizimin sari lastik ordekleriyle dolu banyo,

Kahverengi kalorifer petegi,

Dibinde bir yudum kalmis yerdeki sarap kadehi,

Sarimsak kokulu ekmegin, yarisi bitmis jelatin paketi,

Dona kaldim !

Sanki bir kokunun geri getirisi gibi yogun yasanmis bir ani, The Glass Castle, o saglik sorunlari icinde parcalandigim ama buyuk bir israr ve keyifle surdurdugum okuma gecelerini geri getirmisti.

Hemen parasini odedim,

Kitabi bir hediyeymiscesine kendime paketlettim.

Icimde, ucan balonmus gibi yerinde duramayan bir neseyle,

Evin yolunu tuttum.

Sanki sut kokan bebegim icerde uyurken babasiyla, ben bir kez daha keyifli yolculuklara cikacaktim....

Tuesdays with Morrie.....


Mevsimin ilk kar yagisi ile uyandik bu sabah. Evimizin kucuk canavari cildirdi tabii ! Kar pantolunu falan giymeye kalkti su kadarcik yagis icin ! "Yok kizim, yapma guzelim, bak tutmaz bu kar! " diyerek zor ikna ettik sadece eldiven ve sapka giymeye. Kendi cocuklugum geldi aklima. Kar varken , sanki hersey guzellesirdi hayatda. En zevksiz derslerin sinavlari bile cekilmez degildi, ne de olsa disarda kar vardi ve herseyi bembeyaz yapar guzellestirirdi. Hele bir de karne tatilinde Ordu'ya gidilmisse bir firsat bulunup; doyulmazdi karli dag yollarinda jiplerle koye cikmaya, kuzine de pisen ekmegi koklamaya.....



"Ahh... ahh.... o gunler! " diyerek aldim elime hep beraber yaptigimiz kahvaltidan geri kalan cayimi. Oturdum camin onune elimde "Tuesday with Morrie" ile. Hani insan zaman zaman hayat hakkinda, gorup gecirdikleri hakkinda bir buyugu ile sohbet etmek ister, ne kadar cirpinsa da, o derece gormus gecirmis birini cevresinde bulamaz ya; iste bu kucuk ama paylasimiyla buyuk kitap, bu gibi haller icin bulunmaz bir hazine. Yasam denen yolculukda aslinda nelerin cok daha onemli oldugunu tatli bir uslupla, incelikle, bir kez daha anlatiyor emekli bir universite hocasi olan ve yorucu bir hastalikla bogusan Morrie. Genc ogrencisi ( Mitch Albom) ve okuyucu olarak siz, bir daha, bir daha ogreniyorsunuz ki ; maddi alemden bagimsiz bambaska bir alem var farkinda olmamiz ve hayatdayken kesfedip yasamamiz gereken. Tipki Morrie'nin soyledigi gibi ; "The most important thing in life is to learn how to give out love and to let it come in. " Para degil yani, ev araba degil; sadece sevgi, kosulsuz sevgi. Vermesini bildigin kadar, almaya da gonullu olman gereken sevgi...



Hazir Morrie ile icim isinmisken bir de tatli bir pismis elma kokusu yayilsin istedim ortaliga bu sabah. Kalkip gecen haftadan kalan eksi diye pek elimizi surmedigimiz yesil elmalari soydum guzel guzel. Bir bardak sekerle hafif soteledikten sonra uzerine tarcin ve dovulmus ceviz serpip tepsiye dizdim. Muhallebisi piser pismez uzerine eklenip dolaba kalkacak birazdan. Ama yetmez simdi sadece bu surpriz kar kralicesine okuldan geldiginde. Bir de usumus ellere, karda oynayacagim diye soguktan donmus dudaklara guzel bir corba pisirmek lazim....
Let It Snow cover....

NEFES NEFESE'de 187



Cocuklacocuk ve Turuncu Elma'nin "Okudugunuz kitabin 187.sayfasini anlatin bakalim!" sobesi olmasa, Ingilizce kitaplar arasinda cerez misali bir Turkce kitap ikinci sefer okunup, insanin anadilinde birseyler okumasinin keyfi soyle bir yasanip rafa kalkacakti. Ama olmadi, yakalandik !
Elimde vejeteryanligi anlatan Skinny Bitch ve ruhsal egitim klavuzu diye nitelendirebilecegim A New Earth varken, birara baktim bir disagrisi misali ya da gece gece insanin caninin tatli cekmesi gibi; canim Turkce istiyor ama edebiyat ama bir konu, bir hikaye...

Kostum kirmizi kitapliga....Kitaplarin icinde Nefes Nefese goz kirpti sanki birden. Daha ilk sayfalarda ayaklar anne karnindaki bebek misali ice cekilmis bir sekilde oturarak, cay bardagina giden elin zaman zaman ne yapacagini unutup havada kalmasi pahasina, eski bir dostla baslanan sohbet misali baslandi sayfalar okunmaya.....Tarih boyunca oradan oraya suruklenen Yahudi'lerin aci hikayesinin ic burkan huznu ve savas sirasinda Fransa'dan kacmaya calisan bir grup Yahudi'ye yardim icin canlarini tehlikeye atan Turk Diplomatlari'na duyulan hayranlik, alip goturdu yine 1940'lara beni....

Tam 187. sayfaya geldigimde ilk cumle ve devam eden alintilar soyle : "Ben Turk Konsolosuyum. " dedi, "aranizda Turk tabiiyetinde olanlar,parmak kaldirsin lutfen." Elliye yakin parmak kalkti havaya........."Bizi olume yollamayin Konsolos Bey", "Bizi de kurtarin!", " Bakin, Turk tabiiyetinde olanlari da kesin kurtarabilecegimi soylemiyorum.Ama elimden geleni yapacagim.Onun icin bu vagondayim sizlerle, " dedi Nazim Kender, "icinizde kac kisinin evraki yaninda? " havaya kalkan elleri saydi kavas Halim. Cogunun, Gestapo'ya hazirliksiz yakalandiklari icin, pasaportlari yanlarinda degildi.....

Yillar once yazdigi bir baska kitabinin konusu icin ugradigi Saraybosna'da, Turk Buyukelciligi'nde tanisma sansi yakaladigim Ayse Kulin'in bu kitabinda ve diger kitaplarinda, tarih ve edebiyati harmanlamasina duydugum saygi sayfalar ilerledikce daha da pekisti. Tarihi anlatmak ayri, uzerine bir kurgu oturtabilmekse apayri seyler....

Zaten tarih dedigin bir kocaman umman, okuyup ders almakla bitmez bir destan sanki.... Iste okuyunca hatirlanan, hatirlaninca aktarilmak istenen bir anektod daha; 1492 yilinda Ispanya Krali Don Ferdinando tarafindan Ispanya'dan surulen Yahudiler'e ulkesinin kapilarini sonuna kadar acan, Sultan II.Beyazit olmustur. Osmanli imparatorlu'gunun sekizinci padisahi'nin, kitaptaki su sozleri "Ferdinand icin akli basinda bir kral denmektedir; fakat hakikat sudur ki, Musevileri atmakla kendi memleketini fakirlestirmis ve benim memleketimi zenginlestirmistir." kanimca, tarih boyunca anlamini hep korumus; dini, dili, irki, milleti ne olursa olsun dislayanin, dislanandan her anlamda daha fakir kalacaginin gostergesi olmustur....

Bakalim Evvel zaman icinde, Nihan , Eylul ve Sule ne okuyormus son gunlerde ve onlarin 187. sayfalari ne diyormus.....

Rattatouille.....





Adini sanini bilmeden, sirf yazin kilo vermek ve sicaklarin hantallastirdigi vucudumuzu rahatlatmak adina bol bol Ratatouille yapiyormusuz da haberimiz yokmus yillar once annemle ! Bu yaratici, eglendirici ve ilham verici filmi seyredene kadar, annemin mucize mutfaginin esinliklerinden biri oldugunu zannettigim yemek, meger Fransa'nin Nice cevresinin yoresel mutfagindanmis. Bunu duyar duymaz anneme telefon acip var mi biz de bir Fransiz' lik diye arastirdim ama yok bir baglanti bulamadim !....



Yaz tatilimizde vizyona girer girmez gitmek zorunda kaldigimiz filmlerden biriydi Ratatouille. Evimizin cocuk uyesi ve cocuklukta onu aratmayan erkek uyesi bir kosu gidip biletleri aldilar bir cumartesi gunu. Tabii benim izlemek istedigim daha disi filmler vardi ve bir ara siz ona, ben suna, diyerek kandirmaya bile calistim onlari ama kolumdan oyle bir tutup koltuktan kaldirdilar ki, kolsuz kalmadan ben de katilsam ekibe diye dusunup attim kendimi sinema salonuna. Iyi ki gitmisim dedim daha ilk sahnede; o nasil guzel bir animasyon, o nasil canli capli sahneler ve harika Paris manzaralari....Agaclar, kuslar, Arnavut kaldirimlar, neseli sokak cafeleri... Tadina doyulmaz bir sinematografi ve yaraticiligina sapka cikarilacak bir esinlenis hikayesi. Insanin hemen o anda, daha sinema salonundayken kalkip tum hayallerini gerceklestirmek adina ise koyulasi geliyor. Siz benim cocuklara ozgu bir filmmis gibi anlatisima bakip aldanmayin; genc yasli herkesin buyuk zevk alacagi muhtesem bir hikaye kendisi....

Ingilizce'si Rat'ten cagrisimla adini Rattouille alan film; bir farenin (rat'in) yemek yapma konusundaki istek ve becerisini kesfedip kendini sef statusune ulastirmasini anlatiyor; anlatiyor anlatmasina da unlu Ratatouille'den ayrintili hic bahsetmiyor.



O ayrintidan bahsetmek bana duser diye arastirip buldugum seyler sanirim hepinizi bir sekilde ''Aaa, ben Ratatouille yemistim'' veya ''kendisini cok iyi yaparim'' cevabina goturecek; zira bu yemek bizim yaz sebzelerinin toplu halde kavrulmasi. Mevsim dolayisiyla bolca bulunan kabak, biber, domates, sogan, sarimsak kavrulup guzelce suyu cektiriliyor. Fansizlar orjinal tarifte hepsini ayri ayri kavurup sonradan, soteledikleri soganin icinde bulusturuyorlarmis. Sadece zeytinyagi kullanip, feslegenle susluyorlarmis. Orjinal tarifte bir de patlican yok, cunku bir zamanlar patlican bir kis sebzesi oldugu icin bu tencerede yerini almiyormus yillar once. Fakat artik yaz ve kis sebzesi diye ayirdedemedigimizden , sebzelerin hepsi pur mahalle manavlarda boy gosterebildiginden bence bu lezzetli sebzeyi de karisima katmakta fayda var. Fransa'da sadece yemek olarak degil ince ince kiyilip omlet ici olarak bile kullaniliyormus bu enfes karisim benden soylemesi...

Vizyona girdigi andan itibaren kosup seyredilmesi, mumkunse sinemadan eve donerken de hayallerinizi gerceklestirmek icin gereken tum malzemelerin en yakin dusler evinden temin edilmesi gereken harika bir film.....

Miss Potter ya da Peter Rabbit.....

Cok yerde gordum, cok zaman kitabina, tabagina catalina rastladim ama kafami cevirip bakmadim bile. Ilgimi hic cekmedi Peter Rabbit ta ki bu filmi seyredene kadar....




Oscarli Renee Zellweger'in, filmdeki tartismasiz basarisi yaninda filmin gerceklere dayanan konusu asil alip goturdu beni. 1866'da dogan Potter varlikli bir ailede buyumesine ragmen, oyle cok fazla bir cevresi olmuyor. Daha cok kendini dogaya, hayvanlara ve cizimlere veriyor tum yasami boyunca. Hic evlenmeme karari alip, kendini cocuk kitaplari cizerek ve yazarak mutlu kilmaya calisiyor ama caginin geleneklerine aykiri yasami cevresi tarafindan dogal karsilanmiyor, hatta annesi tarafindan bile desteklenip anlasilamiyor. Fakat o, cizimi ve hikayeleri hic birakmiyor. Yarattigi Peter Rabbit karakteri sayesinde unleniyor bir sure sonra ama tam hersey degisti ben de sevdigim birini buldum diye dusundugu bir sirada yasadiklari onu bambaska yerlere alip goturuyor....

Bugun hala Peter Rabbit ve arkadaslarinin maceralari en cok satan cocuk kitaplari listesinde basi cekiyor.... Kismet bu ya, filmi seyrettikten bir iki gun sonra daldigimiz eski kitaplar satan bir dukkanda, Peter Rabbit'in 1980 basimini bulup uc dollar'a aliyoruz. Ikinci sayfadaki ithaf yazisinda Miss Linda diye biri "Tanri tavsanlari hoplamak (hoppy) seni de mutlu olmak (happy) icin yaratmis " diyor, Marci adli bir cocuga el yazisiyla. Sanki bu yazi bana yazilmis gibi cok mutlu oluyorum. Kullanilmis kitap almanin bu yonunu cok seviyorum, basliyorum acaba kimdi
bu insanlar, bu kitabi okuyunca neler hissettiler diye dusunmeye...

Onlar kimdi bilmiyorum ama artik Miss Potter'i ve Sevgili Peter Rabbit'i taniyorum. Binsekizyuzlerin sonunda yaratilmis bu karakterin, sonunda yatak basucuma kadar ziplamasinin hos saskinligi icinde; savaslari, itismeleri kakismalari bir kenara birakip; guzel seylerle kalici olabilen tum insanlara hayranligim bir kez daha artiyor tipki Miss Potter'a oldugu gibi...

Anda mevcut Olmak !

Pek isinamadim kendisine ama hep seyrettim.Belki bir cogumuz icin de boyle Nick Nolte, soguk bakislari ile oldukca itici.Fakat bu film sayesinde kendisine olan yakinligim bir derece daha artti zira konusuyla oldugu kadar oyunculari ile de kendini izlettiren bir filmdi. Konu aslinda Karate Kid'den pek de farkli degil, bir ogrenci(Scott Mechlowicz) ve onu yetistirmeye calisan bir usta( Nick Nolte)...
Asil beni cezbedense filmde, tam da bugunlerde ogrendigim, uzerinde tekrar tekrar dusundugum bir felsefe'nin anlatiliyor olmasi; gecmis ve gelecek olarak algiladigimiz zamanlar aslinda yok ! Yok mu? Nasil yok yani? Basbayagi yok iste, ne gecmisi ne gelecegi getirebiliriz.Varolan tek sey yasanilan an. Eger anin, o bir saniyelik anin kiymetini bilir icinde olabildigince VAROLURSAK yasam bizi altedemez. Ne gecmisin acilari ne gelecegin vesveseleri yemeli beynimizin kucuk hucrelerini, sadece yasadigimiz anda mevcut olmaliyiz tum varligimizla...Ince bir konu, belki de bir kitap adi yardimci olur anlatabilmeye; "Simdi'nin Gucu " yazari Eckhart Tolle....
Ya diger anektodlar; usta'nin ozetledigi yasamin en onemli uc ilkesi;
Paradox; yasam insan beyninin anlayamayacagi karmasalarla doludur, cozmek icin vakit harcama....
Humor; yasama en cok da kendine gulmeyi unutma....
Change; hayatta hicbirsey ayni kalmaz, hersey degisir unutma.....
Haa.. bir de onemli olan; amacin degil, amaca ulasmak icin gosterdigin cabanin sana verdigi mutluluktur....
Izlenilmesi izlenirken de dusunulmesi gereken guzel bir film...[from trailer] Socrates: Everything has a purpose, even this, and it's up to you to find it.
[from trailer] Socrates: A warrior does not give up what he loves, he finds the love in what he does
[from trailer] Socrates: I call myself a Peaceful Warrior... because the battles we fight are on the inside
[from trailer] Socrates: This moment is the only thing that matters.
Socrates: Where are you? Dan Millman: Here. Socrates: What time is it? Dan Millman: Now. Socrates: What are you? Dan Millman: This moment.
Joy: [to Dan, touching his chest] I don't think your leg was the only thing that got broken.
Dan Millman: The journey is what brings us happiness not the destination
Dan Millman: The ones who are hardest to love are usually the ones who need it the most.
Socrates: Those who are the hardest to love, need it the most
Socrates: There is only the journey
Socrates: A warrior is not about perfection or victory or invulnerability. He's about absolute vulnerability.
Socrates: There is no starting or stopping - only doing.
Dan Millman: There are no ordinary moments.
Socrates: It's the journey, not the destination.
Socrates: There's no greater purpose than service to others.
Socrates: Everyone wants to tell you what to do and what's good for you. They don't want you to find your own answers, they want you to believe theirs. Dan Millman: Let me guess, and you want me to believe yours. Socrates: No, I want you to stop gathering information from the outside and start gathering it from the inside.
Socrates: People are not theirs thoughts, they think they are, and it brings them all kinds of sadness.

Premonition



Birgun uyaniyorsunuz, kapiniz caliniyor ve esinizin trafik kazasinda oldugu haber veriliyor.Acilar icinde gecen gunun sabahinda aglamaktan yorgun gozlerle uyanmisken bir de bakiyorsunuz, esiniz hicbir sey olmamis gibi kahvaltisini yapiyor.Ne yaparsiniz....
Fragmanlari boylesine carpici olan film, Premonition (Onsezi) beni daha ilk gorustu etkilemisti. Genelde filmler eve postayla geldiginden, secimlerini de esim is yerinde iki is arasi online yaptigindan benim oncelikli gormek istedigim filmler nedense hep gec gelir....Ama bu sefer bizzat kendim gittim ve ta ta film rafta...
Hemen eve kosup filmi, elestiri sitesi Rotten Tomatoes'da okumaya basladim.Tam bir dus kirikligi, filmi cok kotu bulmus seyredenler, keske elestirileri once okusaydim dedim icimden. Simdi kimselerin begenmedigi filmi gelde izle...Bir de esine izah tarafi var tabii, o benim gibi olmadigindan yani vaktini online oldugunda cok guzel degerlendirdiginden hemen hemen butun kritikleri okur, seyrettigimiz filmin tum seceresini ezbere bilir. "Simdi Cocacim, valla bilmiyorum ki bu film neden boyle cikti, aslinda kapagindaki resim falan da guzeldi :) Kem kem de kum kum..." gibi bir gece gececek diye cok korktum ama cok sukur bekledigim kadar kotu degildi film... Filmden sonra gercek onsezi olaylarini anlattiklari bir bolum vardi. Zaman zaman bazi insanlara olmus bu olay, kimi ucak kazasini bilmis kimi de firtina kopacagini. Kimse inanmamis bu spirituel sezileri olan insanlara tabii. Ama olmus; pesinden ucak da dusmus, firtina da kopmus. Filmin bir yerinde de anlatildigi gibi eskiden boyle sezileri olan kadinlar cadi diye asilmis bile...Bence bu tur deneyimler yasayan, hayati bizlerden biraz daha farkli tecrube eden insanlar var ve onlari, yasadiklari soku anlatabilmek hic de kolay degil. Filmin bazi sahnelerinin gereksizligi, bazi yerlerde de zaman zaman tekrara dusmesi seyrederken bizi de bunaltmadi degil ama film bittiginde ne demek istedigini anlatabilmisti ya da en azindan ben azar isitmemistim !......

Byambasuren Davaa



  • Hergun eve kiraladigimiz birbirinden guzel bir baska filmle gelen sevgili esim, "bu seferki film biraz degisik" deyince icime bir kurt dusmedi degil ! Yine science-fiction getirdi ve beni ikna etmek icin boyle konusuyor diye gecti icimden. Sagolsun bilir de hic sevmedigimi sayins fiksini ! Neyse dedim bir gece bir gecedir ben de calisma odasina cekilir , cayimi kitaplarimi yanima alarak keyifli bir okuma gecesi yaparim onu cok sevdigi ucan garip yaratiklarla basbasa birakarak. Ben tam ozel geceme hazirlanmaya baslarken"Dur dur kacma bak, sen de seveceksin bu bir belgesel aslinda Mogolistan'da gecen, etkileyici bir kunyesi var" diyerek basladi anlatmaya....


  • Kizimizi da alarak kurulduk filmin karsisina. Adi " The cave of the yellow dog''. Aslinda yonetmen Byambasuren Davaa'nin ikinci filmi. Film baslayinca son derece refah icinde dosenmis evimizin ferah koltuklarindan ucarak kendimizi cok dogal filme cekilmis bir Mogol cadir yasaminin icinde bulduk. Anne baba ve uc bebek denebilecek cocuktan olusan bir yayla hayati. Sartlarin getirdigi son derece yalin bir cadir yasami icinde ailenin gunluk yasami cevresinde donen hikaye, basitligi ama ayni basitlik icindeki spirituel dersleri ile seyirciye verebilecegi en buyuk zevkli ogretiyi hatirlatiyor; yasamin bir anlami var...

    Filmi izlerken tuketim toplumunun bir ferdi olmaktan ne kadar bunaldigimizi , olabilse o son derece basit sartlar icinde cok daha mutlu olacagimi duyumsadik hepimiz.Adeta buyulenerek bitirdik filmi.Gonulden alkisladim yapimda emegi gecen herkesi;bana bir kez daha basitteki guzelligi anlattiklari ve hayata gelen herkesin filmdeki kucucuk kiz cocugunun aradigi gibi kendi spirituel gercegini aramasi gerektigini gosterdikleri icin...Aklimdan gunlerce cikmadi film....

  • Boylesi basarili bir yonetmenin odullu ilk filmi de geldi evimize bu filmin pesinden; "Weeping Camel" ile Davaa bu sefer yalniz degil, yonetmenligi Italyan Luigi Falorni ile paylasmis.Gercek bir aglayan deve hikayesi yine ayni topraklarda bu sefer Gobi colunde gecen. Yine bir cadir yasami, yiyecekleri neredeyse sutten ve pirincten baska bir seyden ibaret olmayan aile yeni dogum yapan hayvanlarina yardim etmeye calisiyor.Doga sartlarinin insanlari hayvanlara nasil yakinlastirdigini, onlarin korku ve isteklerini nasil anlayip yonlendiklerini, gerekirse muzik nameleri kullanarak hayvanlari uysallastirdiklarini saskinlik icinde izledik yine o yalin yasama ozlem duyarak tabii.


  • Iki filmi de izlerken kendimi yine yeni yeniden gelebilecegimiz yasamlarimizi dusunurken buldum, belki dedim birgun komsu cadirda da biz yasariz. Kizimiz yeni dogmus kuzulari beslerken, biz de esimle ocaktan yeni indirdigim sutun tadina bakariz elimizdeki taslardan.... Belki de eskiden adi Meryem simdi gokyuzunde Melek olan biri de bize katilmis olur, israrla "Durun ben size bir kahve yapayim!"der her zaman soyledigi gibi.....Kimbilir....